 |
Aşkım Özbek |
|
Her yaz, yol boyunca bütün ağaç gövdelerine ve elektrik direklerine asılı ilanlarda kırmızı burnu, kocaman ağzıyla kel palyaço sana gülümser: ''Meşhur Roma Sirki''. İşte o palyaço bizim Muhittin. Tüm kumpanyada içki içmesine göz yumulan tek kişi. Akşamüzeri başlar. En ucuzundan sek votka. Çünkü kokmaz ve su gibi durur bardakta. Böylece disiplin suçu işlemiyor sayılır. Görmezden gelinir. Hava kararırken cin şişeden çıkmaya başlar. Rengarenk giysilerini giyer, karavanın önündeki masaya koyduğu aynaya bakarak yüzünü boyar. Gösteriye dakikalar kala artık Muhittin bir palyaçodur ve işini gerçekten iyi yapar. Ama bugün daha önce hiç olmayan birşey oluyor: açtığı bütün votka şişelerinden su çıkıyor. Bildiğin musluk suyu. Klorlu. Muhittin deliler gibi dönüp duruyor çünkü votka yoksa palyaço da yok. Doğal olarak bu bas bas bağırarak halledebileceği sorunlardan değil. Derdini anlatacak birini bulabilmek için müdüriyet karavanına yaklaşıyor ama girmesi neredeyse imkansız. Tüm kumpanya orada toplanmış. Her biri programın en vazgeçilmez gösterisini yaptığına inanmış, sıkıntılı bir kalabalık. Sanki sirk ahalisinin tümü, aynı anda sıkışmış da tuvaletin kapısına yığılmış gibi. Herkesin işletmecinin kulağına fısıldaması gereken gizli bir sorunu ve gösterinin akibeti açısından acilen giderilmesi gereken bir ihtiyacı var.
Bir zamanlar oldukça alımlıydım ve renkli bir hayatın peşindeydim. Çocukluğumun geçtiği kasaba bana öylesine havasız ve sıkıcıydı ki, bazen nefes almakta zorlanırdım. Bir an önce kaçıp kurtulmak istedim oradan. Öngöremediğim şey, karavanına boydan boya beni sevdiğini yazan trapezcinin, gerçekte yeterince sevmiyor olabileceğiydi. Öngöremediğim şey, başkaları için ne kadar heyecan verici olsa da nihayetinde her gece tekrarlandığında bir gösterinin bizim kasabanın havası kadar ağır ve sıkıcı olabileceğiydi. Öngöremediğim şey, gezici kumpanyanın gezdiği tüm kasabaların birbirinin aynı olabileceği ve benim aradığım renkli hayatın o kasabaların hiçbirinde olmayabileceğiydi. Öngöremediğim şey, loş ışıkta herşeyin siyah-beyaz göründüğüydü ve kulis her zaman loştu ve sahne ışıkları altında parlayan renkleri ve şeyleri ve kişilikleri kuliste asla o halleriyle göremeyeceğinizdi. Öngöremediğim şey, sahneye çıkarken yüzüme sürdüğüm fondöten miktarının her yıl giderek artacağı ve bu gider kaleminin işletme sahibinin tepesinin tasını attırdığı günün emekliliğimin ilk günü olacağıydı. Öngöremediğim şey günün birinde kendimi karavan tuvaletlerini temizler, çamaşırları yıkarken bulabileceğim ihtimaliydi.
Müdüriyet karavanının kapısından sığmayı başaramayan kalabalık hafiften homurdanmaya başlıyor çünkü gösteri saati giderek yaklaşıyor. Benden boşalan ''Alev Üfleyen Kadın'' kadrosunu dolduran kızıl saçlı, uzun bacaklı genç kadın açık kapıdan içeriye seslenmeye başlıyor. ''Fondöten kutularımın içinden tahin çıkıyor, gözkalemlerimin hepsi kalem açacağıyla sonuna kadar açılmış, rujlarımda ısırık izleri var. Makyaj yapamazsam o ışıkların altında yüzüm asla görünmez!'' ''Birisi aslanların sakinleştiricilerini almış,'' diyor aslan terbiyecisi ''onlar olmadan kafesi açarsam bu aç hayvanlar beni bile yerler.'' ''Birisi hileli bıçaklarımı değiştirmiş, bu bıçakları yutmamı nasıl bekleyebilirsiniz ki benden?'' diyor Bıçak Yutan Adam. Sesler giderek yükseliyor. Ansızın, karavanın içindeki kalabalığı yaran işletmeci kapının önüne çıkıyor. Yüzü sinirden kıpkırmızı. ''Bütün biletler satıldı,'' diyor, ''bu önemsiz ayrıntılar için gösteriyi iptal etmenin imkanı yok.'' Bir an sessizlik oluyor. ''Herkes başının çaresine baksın. Seyredeğer bir gösteri olmazsa yarın sabah hepiniz kapının önündesiniz demektir, bilesiniz!'' Ve işletmeci karavana girip kapıyı çarpıyor. Öngöremediği şey, trapezcilerin kaymasın diye ellerine sürdükleri tebeşir tozunun pudra şekeriyle değiştirilmiş olduğuydu. Kalabalık önce homurdanıyor ama sesler giderek azalıyor. Kim yapmış bunları? Birileri onları sabote ediyor olmalı. Tabii ki herkes birbirinden kuşkulanıyor. Sonra yavaş yavaş dağılıyorlar. Hemen hemen aynı sıralarda sihirbazın tavşanı ve kuşları belki de bir daha uyanamayacakları bir uykuya dalıyorlar. Palyaço, Alev Üfleyen Kadın'a yaklaşıyor, ''Boyalarımdan kullanmana izin verirsem,'' diyor, ''bana meşale için kullandığın alkolden bir bardak verir misin?'' Şartlar gözönüne alınırsa, makul bir pazarlık. İkisinin de öngöremediği şey ise, boyaların salça ve mayonez ve hardalla, alkolünse benzinle değiştirildiği. Yanımdan geçerlerken Alev Üfleyen Kadın bana, yani kendi olası istikbaline, her zamanki gibi, kötü bir koku almış gibi yüzünü buruşturarak bakıyor. Aldırmıyorum. Kafam votka ve sakinleştiricilerden iyice dumanlı. Bolca fondöten kullanarak makyajımı yapacak, sonra da gösteriyi izlemek üzere çadıra gireceğim. Keşke siz de orada olsaydınız, seyredeğer bir gösteri olacağına öyle eminim ki!
Aşkım Özbek Add a caption Her yaz, yol boyunca bütün ağaç gövdelerine ve elektrik direklerine asılı ilanlarda kırmızı burnu, kocaman ağzıyla kel palyaço sana gülümser: ''Meşhur Roma Sirki''. İşte o palyaço bizim Muhittin. Tüm kumpanyada içki içmesine göz yumulan tek kişi. Akşamüzeri başlar. En ucuzundan sek votka. Çünkü kokmaz ve su gibi durur bardakta. Böylece disiplin suçu işlemiyor sayılır. Görmezden gelinir. Hava kararırken cin şişeden çıkmaya başlar. Rengarenk giysilerini giyer, karavanın önündeki masaya koyduğu aynaya bakarak yüzünü boyar. Gösteriye dakikalar kala artık Muhittin bir palyaçodur ve işini gerçekten iyi yapar. Ama bugün daha önce hiç olmayan birşey oluyor: açtığı bütün votka şişelerinden su çıkıyor. Bildiğin musluk suyu. Klorlu. Muhittin deliler gibi dönüp duruyor çünkü votka yoksa palyaço da yok. Doğal olarak bu bas bas bağırarak halledebileceği sorunlardan değil. Derdini anlatacak birini bulabilmek için müdüriyet karavanına yaklaşıyor ama girmesi neredeyse imkansız. Tüm kumpanya orada toplanmış. Her biri programın en vazgeçilmez gösterisini yaptığına inanmış, sıkıntılı bir kalabalık. Sanki sirk ahalisinin tümü, aynı anda sıkışmış da tuvaletin kapısına yığılmış gibi. Herkesin işletmecinin kulağına fısıldaması gereken gizli bir sorunu ve gösterinin akibeti açısından acilen giderilmesi gereken bir ihtiyacı var. Bir zamanlar oldukça alımlıydım ve renkli bir hayatın peşindeydim. Çocukluğumun geçtiği kasaba bana öylesine havasız ve sıkıcıydı ki, bazen nefes almakta zorlanırdım. Bir an önce kaçıp kurtulmak istedim oradan. Öngöremediğim şey, karavanına boydan boya beni sevdiğini yazan trapezcinin, gerçekte yeterince sevmiyor olabileceğiydi. Öngöremediğim şey, başkaları için ne kadar heyecan verici olsa da nihayetinde her gece tekrarlandığında bir gösterinin bizim kasabanın havası kadar ağır ve sıkıcı olabileceğiydi. Öngöremediğim şey, gezici kumpanyanın gezdiği tüm kasabaların birbirinin aynı olabileceği ve benim aradığım renkli hayatın o kasabaların hiçbirinde olmayabileceğiydi. Öngöremediğim şey, loş ışıkta herşeyin siyah-beyaz göründüğüydü ve kulis her zaman loştu ve sahne ışıkları altında parlayan renkleri ve şeyleri ve kişilikleri kuliste asla o halleriyle göremeyeceğinizdi. Öngöremediğim şey, sahneye çıkarken yüzüme sürdüğüm fondöten miktarının her yıl giderek artacağı ve bu gider kaleminin işletme sahibinin tepesinin tasını attırdığı günün emekliliğimin ilk günü olacağıydı. Öngöremediğim şey günün birinde kendimi karavan tuvaletlerini temizler, çamaşırları yıkarken bulabileceğim ihtimaliydi. Müdüriyet karavanının kapısından sığmayı başaramayan kalabalık hafiften homurdanmaya başlıyor çünkü gösteri saati giderek yaklaşıyor. Benden boşalan ''Alev Üfleyen Kadın'' kadrosunu dolduran kızıl saçlı, uzun bacaklı genç kadın açık kapıdan içeriye seslenmeye başlıyor. ''Fondöten kutularımın içinden tahin çıkıyor, gözkalemlerimin hepsi kalem açacağıyla sonuna kadar açılmış, rujlarımda ısırık izleri var. Makyaj yapamazsam o ışıkların altında yüzüm asla görünmez!'' ''Birisi aslanların sakinleştiricilerini almış,'' diyor aslan terbiyecisi ''onlar olmadan kafesi açarsam bu aç hayvanlar beni bile yerler.'' ''Birisi hileli bıçaklarımı değiştirmiş, bu bıçakları yutmamı nasıl bekleyebilirsiniz ki benden?'' diyor Bıçak Yutan Adam. Sesler giderek yükseliyor. Ansızın, karavanın içindeki kalabalığı yaran işletmeci kapının önüne çıkıyor. Yüzü sinirden kıpkırmızı. ''Bütün biletler satıldı,'' diyor, ''bu önemsiz ayrıntılar için gösteriyi iptal etmenin imkanı yok.'' Bir an sessizlik oluyor. ''Herkes başının çaresine baksın. Seyredeğer bir gösteri olmazsa yarın sabah hepiniz kapının önündesiniz demektir, bilesiniz!'' Ve işletmeci karavana girip kapıyı çarpıyor. Öngöremediği şey, trapezcilerin kaymasın diye ellerine sürdükleri tebeşir tozunun pudra şekeriyle değiştirilmiş olduğuydu. Kalabalık önce homurdanıyor ama sesler giderek azalıyor. Kim yapmış bunları? Birileri onları sabote ediyor olmalı. Tabii ki herkes birbirinden kuşkulanıyor. Sonra yavaş yavaş dağılıyorlar. Hemen hemen aynı sıralarda sihirbazın tavşanı ve kuşları belki de bir daha uyanamayacakları bir uykuya dalıyorlar. Palyaço, Alev Üfleyen Kadın'a yaklaşıyor, ''Boyalarımdan kullanmana izin verirsem,'' diyor, ''bana meşale için kullandığın alkolden bir bardak verir misin?'' Şartlar gözönüne alınırsa, makul bir pazarlık. İkisinin de öngöremediği şey ise, boyaların salça ve mayonez ve hardalla, alkolünse benzinle değiştirildiği. Yanımdan geçerlerken Alev Üfleyen Kadın bana, yani kendi olası istikbaline, her zamanki gibi, kötü bir koku almış gibi yüzünü buruşturarak bakıyor. Aldırmıyorum. Kafam votka ve sakinleştiricilerden iyice dumanlı. Bolca fondöten kullanarak makyajımı yapacak, sonra da gösteriyi izlemek üzere çadıra gireceğim. Keşke siz de orada olsaydınız, seyredeğer bir gösteri olacağına öyle eminim ki!
|
|
Emel Garip |
|
Bir çeşit sanat eseriyim aslında ben, özene bezene yapılırım, çok uğraşırlar usta eller beni yaratmak için. Özüm ağaçtır. Yani ormandır atalarımın ana yurdu. Hayır, ben Pinokyo değilim. Dört tekerli bir şeyim. Araba mı hayır araba da değilim. At arabası diyenler de olur ya bana, öyle seslendiklerinde dönüp de arkama bakmam bile. Gogol'un bir hikâyesinde geçen, kitabın kahramanının övündüğü o fayton uzaktan akrabam olur. Alt tarafı bir araba deyip de geçmeyin; alınganımdır,alınırım.
Keyif veririm insanlara, mutlu ederim genelde benimle gezenleri, bazen de hüzünlendiririm.Ağlayanları da gördüm, gözyaşları deri koltuklarımdan kaydı aktı gitti kimilerinin. Oturunca koltuğuma perdemin ardından dışarıya bakarlar insancıklar. Bazen güneşli bir güne bakarlar, bazen yağmurlu, bazen de puslu bir havaya, benim içimden dışıma bakarlar. İçimden geçenleri bilmeden. Dışarıda günler değişir, mevsimler değişir, benim içimde ise hep aynı hüzünlü yalnız bahar. Ben çocukları çok severim. Çocuklar oldu mu içimde kahkaha ata ata dolaştılar mı benimle, değmeyin keyfime. Ardıma takılan haylazları da pek severim hani. Düşüp bir yerlerini incitecekler diye korkarım. Yavaşlarım. Neden yavaşladığımı kimse anlamaz. Kıyamam ben haylazlara. Belki de hiç çocuk olmadığım içindir, kıyamam onlara.
Her gün yeniden, hayatın hallerine izinsiz kulak misafiri olurum. Bazen evlenme teklifi dinlerim, genç oğlan kıza der ki: seni ilk faytonun içinde öpmüştüm; benimle evlenir misin sevgilim, genç kız mutluluktan uçarken ben de sevincimden ne yapacağımı bilemez bazen hafifce sarsılırım. Bazen bir gelin arabası olurum, tüllü balonlu süslenirim.Kendimi o zaman daha da çok beğenirim. Denizin kenarından geçerken çaktırmadan yansımama bakar, kendimi bir daha beğenirim.
Evet biliyorum, tek başıma pek bir anlamlı değilim. Müzede sergilenen bir obje gibiyim.Bir bahçenin kenarına koyulmuş, içinde menekşeler olan bir süsüm; evet biliyorum atsız fayton olmaz. Faytonsuz at olur. O yüzden çok kıskanıyorum şu atları. Faytoncu atlara hadi diyip tekerleklerim dönünce, perdelerim rüzgarla kıpırdadıkça bir yandan keyiflenir ama bir yandan da hasetlenirim.
Gördüğüm bir rüyamda, at üzerindeydim… At durmuyordu, ben duruyordum… At susamıyordu, ben çok susamıştım… Önce uzun bir düz ovada gitti at, üzerinde ben. Sonra kayalar çıktı karşısına, ayağı takılıp sendeledi defalarca ama kalkıp yine yürüdü, düşse inecektim sırtından, düşmedi. Her burkuluşunda ayağı içim de burkuldu, düşer diye korktum, ama düşerse inecektim. Hiç düşmedi. Sonra bir denizden geçtik, ben yine üzerindeydim ve bir deniz atı gibi yüzüyordu. Sonra bir adaya çıktık. Çitlembiklerin yerlere döküldüğü mevsimdi. Yollar ıslaktı. Havada mis gibi bir koku vardı.Uzaktan köpek havlamaları duyuluyordu.Cesurdu, güçlüydü ve hiç durmuyor, sürekli ilerliyordu. Elbette ben de üzerinde onunla aynı yolda ilerliyordum. Sonra uyandım. Bu bir düştü.Sadece bir düş.
Yırtılan perdelerim ve eskimiş deri koltuklarımda ki izler, geçmişin çalakalem çizilmiş bir resmi gibi. Öylece duruveririm belki bir adanın tenha köşesinde, bir ahırın karanlık odasında. Belki bir iki sokak kedisi, belki birkaç yaramaz çocuk ile umutlanırım eski günlere döneceğim diye. Düşünsenize terk edildiğinizi, bir yerde kıpırdamadan durduğunuzu. Gitmek isteyip gidemediğinizi. Dörtnala koşarken atlar, döndükçe tekerleklerim, ruha bürünürüm. Şair olur, şiir dizerim. Siz sanırsınız ki faytondan şair olmaz, fayton şiir yazmaz, şarkı söylemez. Hayal kurmaz, aşık olmaz. İşte size hayalim: şiirim: bendeniz Yalnız Fayton;bir tekeri kırık, perdesi aralık…
Bazen hayaller kurarım ben de sizin gibi
Deniz faytonu olsam, bir deniz atı çekse beni.
Yalnız fayton. Add a caption Bir çeşit sanat eseriyim aslında ben, özene bezene yapılırım, çok uğraşırlar usta eller beni yaratmak için. Özüm ağaçtır. Yani ormandır atalarımın ana yurdu. Hayır, ben Pinokyo değilim. Dört tekerli bir şeyim. Araba mı hayır araba da değilim. At arabası diyenler de olur ya bana, öyle seslendiklerinde dönüp de arkama bakmam bile. Gogol'un bir hikâyesinde geçen, kitabın kahramanının övündüğü o fayton uzaktan akrabam olur. Alt tarafı bir araba deyip de geçmeyin; alınganımdır,alınırım. Keyif veririm insanlara, mutlu ederim genelde benimle gezenleri, bazen de hüzünlendiririm.Ağlayanları da gördüm, gözyaşları deri koltuklarımdan kaydı aktı gitti kimilerinin. Oturunca koltuğuma perdemin ardından dışarıya bakarlar insancıklar. Bazen güneşli bir güne bakarlar, bazen yağmurlu, bazen de puslu bir havaya, benim içimden dışıma bakarlar. İçimden geçenleri bilmeden. Dışarıda günler değişir, mevsimler değişir, benim içimde ise hep aynı hüzünlü yalnız bahar. Ben çocukları çok severim. Çocuklar oldu mu içimde kahkaha ata ata dolaştılar mı benimle, değmeyin keyfime. Ardıma takılan haylazları da pek severim hani. Düşüp bir yerlerini incitecekler diye korkarım. Yavaşlarım. Neden yavaşladığımı kimse anlamaz. Kıyamam ben haylazlara. Belki de hiç çocuk olmadığım içindir, kıyamam onlara. Her gün yeniden, hayatın hallerine izinsiz kulak misafiri olurum. Bazen evlenme teklifi dinlerim, genç oğlan kıza der ki: seni ilk faytonun içinde öpmüştüm; benimle evlenir misin sevgilim, genç kız mutluluktan uçarken ben de sevincimden ne yapacağımı bilemez bazen hafifce sarsılırım. Bazen bir gelin arabası olurum, tüllü balonlu süslenirim.Kendimi o zaman daha da çok beğenirim. Denizin kenarından geçerken çaktırmadan yansımama bakar, kendimi bir daha beğenirim. Evet biliyorum, tek başıma pek bir anlamlı değilim. Müzede sergilenen bir obje gibiyim.Bir bahçenin kenarına koyulmuş, içinde menekşeler olan bir süsüm; evet biliyorum atsız fayton olmaz. Faytonsuz at olur. O yüzden çok kıskanıyorum şu atları. Faytoncu atlara hadi diyip tekerleklerim dönünce, perdelerim rüzgarla kıpırdadıkça bir yandan keyiflenir ama bir yandan da hasetlenirim. Gördüğüm bir rüyamda, at üzerindeydim… At durmuyordu, ben duruyordum… At susamıyordu, ben çok susamıştım… Önce uzun bir düz ovada gitti at, üzerinde ben. Sonra kayalar çıktı karşısına, ayağı takılıp sendeledi defalarca ama kalkıp yine yürüdü, düşse inecektim sırtından, düşmedi. Her burkuluşunda ayağı içim de burkuldu, düşer diye korktum, ama düşerse inecektim. Hiç düşmedi. Sonra bir denizden geçtik, ben yine üzerindeydim ve bir deniz atı gibi yüzüyordu. Sonra bir adaya çıktık. Çitlembiklerin yerlere döküldüğü mevsimdi. Yollar ıslaktı. Havada mis gibi bir koku vardı.Uzaktan köpek havlamaları duyuluyordu.Cesurdu, güçlüydü ve hiç durmuyor, sürekli ilerliyordu. Elbette ben de üzerinde onunla aynı yolda ilerliyordum. Sonra uyandım. Bu bir düştü.Sadece bir düş. Yırtılan perdelerim ve eskimiş deri koltuklarımda ki izler, geçmişin çalakalem çizilmiş bir resmi gibi. Öylece duruveririm belki bir adanın tenha köşesinde, bir ahırın karanlık odasında. Belki bir iki sokak kedisi, belki birkaç yaramaz çocuk ile umutlanırım eski günlere döneceğim diye. Düşünsenize terk edildiğinizi, bir yerde kıpırdamadan durduğunuzu. Gitmek isteyip gidemediğinizi. Dörtnala koşarken atlar, döndükçe tekerleklerim, ruha bürünürüm. Şair olur, şiir dizerim. Siz sanırsınız ki faytondan şair olmaz, fayton şiir yazmaz, şarkı söylemez. Hayal kurmaz, aşık olmaz. İşte size hayalim: şiirim: bendeniz Yalnız Fayton;bir tekeri kırık, perdesi aralık… Bazen hayaller kurarım ben de sizin gibi Deniz faytonu olsam, bir deniz atı çekse beni. Yalnız fayton. |
|
Fikret Bekler |
|
VAPUR, GÜZEL KIZ VE BEN…
Güzel Kız, her sabah olduğu gibi yine bu sabah da sekiz on beş vapuruna gelmiş ve yine vapurun üst katındaki arka güvertede, tahta sıralardan birine oturmuştu. Her zamanki gibi çantası, kitabı ve simidi elindeydi. Çıtır simidinden tek bir minik ısırık alıp çaycının getireceği sıcak çayı beklemeye başlamıştı yine... Çok güzeldi. Yine çok güzeldi. Saçları, gözleri, elleri; hepsi ayrı ayrı güzeldi işte…
Bense her sabah olduğu gibi, bütün sıradanlığımla, vapurun en arkasında, güvertenin dibindeki can yeleği dolabının oradaydım… Yine Kadıköy Meydanı'nda, iskelenin önünde turlayarak Güzel Kız'ı beklemiş ve kız her zamanki vapura binip her zamanki yerine oturunca ben de her zamanki yerimi almıştım. Ne acıydı ki, o beni yine fark etmemişti. Güzel Kız'ın gözünde, benim diğerlerinden hiçbir farkım yoktu.
Gözlerimi dikip sürekli Güzel Kız'a bakmamaya çalıştım. Kafamı Haydarpaşa Garı'na çevirdim. Pencerelerini sayıp ilgimi dağıtmayı denedim. Olmadı. Bir dakika sonra kendimi yine Güzel Kız'a bakarken buldum. Hâlâ çaycının gelmesini bekliyordu. Arkası kapıya dönük olduğu için, her kapı açılışında dönüp gelenin çaycı olup olmadığını kontrol ediyordu. Kafasını her çevirişinde güzel saçlarının dalgalanışına, zarif boynuna gözüm takılıyordu. Sonunda dayanamayıp simidinden bir parça daha kopardı. Onlar ne kadar güzel parmaklardı öyle… Dudakları aralandı. Ne kadar biçimliydi dudakları… Nefesimi tuttum. Yerinde olmak istediğim o simit parçasını ağzına attı. Dudaklarını hiç aralamadan, çok zarif bir biçimde yedi simidini. Gözlerim dudaklarındaydı.
Birden Güzel Kız'la göz göze geldik. Kötü yakalanmıştım. Ne yapacağımı şaşırdım, önce dondum kaldım. Sonra hemen kafamı artık geride kalmaya başlamış Haydarpaşa'ya doğru çevirdim. Yan gözle kız ne yapıyor diye kontrol etmeye çalıştım. Neyse ki hemen elindeki kitabı açıp okumaya başladı. Ben de Haydarpaşa'nın pencerelerini saymaya devam ettim. Bir yandan da içimden kendime “aptalsın sen aptalsın” deyip duruyordum.
Dayanamayıp kafamı tekrar Güzel Kız'dan tarafa çevirince dondum kaldım. Kafam şöyle öne gidip gelmiş. Çünkü Güzel Kız'ın yanında birisi oturuyordu. Bir erkek…! Kız kitabını okurken, Pis Herif yan gözle ona bakıyordu. Sonra uzaktan anladığım kadarıyla kitapla ilgili bir laf etti. Dayanamayıp “ağzına sıçarım ben bu herifin” diye düşünüvermişim. Kız bir cevap verip neyse ki kitabına döndü. Ama Pis Herif durur mu, az bekleyip tekrar bir laf etti. Bu sefer Güzel Kız'ın ilgisini çekmeyi başarmıştı. Konuşmaya başladılar.
Daha fazla dayanamazdım. Uçtuğum gibi yanlarına gittim. Ben yaklaşınca dönüp ikisi de bana doğru baktı. Güzel Kız “ne sevimli” dedi benim için. Pis Herif “biraz şapşal gözüküyor” diye aklı sıra hakkımda yorum yaptı. Güzel Kız elinde tuttuğu simitten bir parça koparıp, bana doğru attı. Ben işte bunu hiç beklemiyordum. Hamle yapmayınca suratıma çarpan simit denize düştü.
Diğer martılar geride kalan simide üşüşürken, Pis Herif “harbi şapşalmış” diye kahkahayı bastı. O bir şey değil de beni asıl yaralayan Güzel Kız'ın ona dönüp “evet ya” demesi oldu. Bir yandan vapurla aynı hızla gitmek için kanatlarımı ayarlamaya çalışırken bir yandan da haftalardır uzaktan izlediğim Güzel Kız'a duyduğum platonik aşkın yıkıldığını hissediyordum.
Havaya atılan simidi fark eden beş altı tane uyanık martı arkadaş, çevremi sarmış; gelmesi muhtemel bir sonraki simit parçasını yakalamak için, en uygun pozisyonu almaya çalışarak itişiyorlardı. Sesleri fark eden Güzel Kız bizden tarafa dönüp bakınca kalbime ikinci hançeri de sapladı. “Aa hangisi bizimki?” Beni diğer martılar arasında ayırt edemediği gibi, “bizimki” diyerek üç dakika önce tanıştığı Pis Herif'le beni ortak sahiplenivermişti.
O hiç bilmeyecek olsa da, küsüp oradan ayrıldım. Çok kırgındım. O kırgınlıkla vapurdan önce Karaköy iskelesine varıp onları bekledim. Beraber yürümeye kalkarlarsa Pis Herif'in üzerine bir güzel pisleyecektim. Nitekim vapurdan beraber çıktılar. Tünel tarafına doğru yürürlerken tam Pis Herif'i nişanlayıp arka arkaya üç dört tane yolladım. Fakat bugün aksilikler üst üste gelmekteydi. Sadece Pis Adam değil, Güzel Kız da pisliklerden nasibini aldı. Üstelik Pis Adam bu krizi doğru yönetip “Bugün şanslı günümüz, ortak bir piyango bileti alalım” dedi.
Onları son gördüğümde Pis Adam bayiden ortak aldıkları milli piyango biletinin üstüne telefon numarasını yazıp Güzel Kız'a uzatıyordu.
Ben döndüm, vapura yetiştim. Vapur Kadıköy'e geri dönüyordu ve sabah saati olduğu için bu yönde nerdeyse boş gidiyordu. Demin kızın oturduğu sıraya gittim. Kızın kitabını orada unuttuğunu fark ettim. Kızmıştım ya, “alık” diye düşündüm Güzel Kız hakkında… Pis bir herif yüzünden, okuduğu kitabı unutuvermişti. Gittim gagamla kitabı ters çevirdim. Baktım neymiş okuduğu kitap? Kitap Martı'ymış. İçim rahatladı bir an. Bulmuşlar birbirlerini…
Haydarpaşa'ya doğru uçtum.
Fikret Bekler / 21 Aralık 2009 Add a caption VAPUR, GÜZEL KIZ VE BEN… Güzel Kız, her sabah olduğu gibi yine bu sabah da sekiz on beş vapuruna gelmiş ve yine vapurun üst katındaki arka güvertede, tahta sıralardan birine oturmuştu. Her zamanki gibi çantası, kitabı ve simidi elindeydi. Çıtır simidinden tek bir minik ısırık alıp çaycının getireceği sıcak çayı beklemeye başlamıştı yine... Çok güzeldi. Yine çok güzeldi. Saçları, gözleri, elleri; hepsi ayrı ayrı güzeldi işte… Bense her sabah olduğu gibi, bütün sıradanlığımla, vapurun en arkasında, güvertenin dibindeki can yeleği dolabının oradaydım… Yine Kadıköy Meydanı'nda, iskelenin önünde turlayarak Güzel Kız'ı beklemiş ve kız her zamanki vapura binip her zamanki yerine oturunca ben de her zamanki yerimi almıştım. Ne acıydı ki, o beni yine fark etmemişti. Güzel Kız'ın gözünde, benim diğerlerinden hiçbir farkım yoktu. Gözlerimi dikip sürekli Güzel Kız'a bakmamaya çalıştım. Kafamı Haydarpaşa Garı'na çevirdim. Pencerelerini sayıp ilgimi dağıtmayı denedim. Olmadı. Bir dakika sonra kendimi yine Güzel Kız'a bakarken buldum. Hâlâ çaycının gelmesini bekliyordu. Arkası kapıya dönük olduğu için, her kapı açılışında dönüp gelenin çaycı olup olmadığını kontrol ediyordu. Kafasını her çevirişinde güzel saçlarının dalgalanışına, zarif boynuna gözüm takılıyordu. Sonunda dayanamayıp simidinden bir parça daha kopardı. Onlar ne kadar güzel parmaklardı öyle… Dudakları aralandı. Ne kadar biçimliydi dudakları… Nefesimi tuttum. Yerinde olmak istediğim o simit parçasını ağzına attı. Dudaklarını hiç aralamadan, çok zarif bir biçimde yedi simidini. Gözlerim dudaklarındaydı. Birden Güzel Kız'la göz göze geldik. Kötü yakalanmıştım. Ne yapacağımı şaşırdım, önce dondum kaldım. Sonra hemen kafamı artık geride kalmaya başlamış Haydarpaşa'ya doğru çevirdim. Yan gözle kız ne yapıyor diye kontrol etmeye çalıştım. Neyse ki hemen elindeki kitabı açıp okumaya başladı. Ben de Haydarpaşa'nın pencerelerini saymaya devam ettim. Bir yandan da içimden kendime “aptalsın sen aptalsın” deyip duruyordum. Dayanamayıp kafamı tekrar Güzel Kız'dan tarafa çevirince dondum kaldım. Kafam şöyle öne gidip gelmiş. Çünkü Güzel Kız'ın yanında birisi oturuyordu. Bir erkek…! Kız kitabını okurken, Pis Herif yan gözle ona bakıyordu. Sonra uzaktan anladığım kadarıyla kitapla ilgili bir laf etti. Dayanamayıp “ağzına sıçarım ben bu herifin” diye düşünüvermişim. Kız bir cevap verip neyse ki kitabına döndü. Ama Pis Herif durur mu, az bekleyip tekrar bir laf etti. Bu sefer Güzel Kız'ın ilgisini çekmeyi başarmıştı. Konuşmaya başladılar. Daha fazla dayanamazdım. Uçtuğum gibi yanlarına gittim. Ben yaklaşınca dönüp ikisi de bana doğru baktı. Güzel Kız “ne sevimli” dedi benim için. Pis Herif “biraz şapşal gözüküyor” diye aklı sıra hakkımda yorum yaptı. Güzel Kız elinde tuttuğu simitten bir parça koparıp, bana doğru attı. Ben işte bunu hiç beklemiyordum. Hamle yapmayınca suratıma çarpan simit denize düştü. Diğer martılar geride kalan simide üşüşürken, Pis Herif “harbi şapşalmış” diye kahkahayı bastı. O bir şey değil de beni asıl yaralayan Güzel Kız'ın ona dönüp “evet ya” demesi oldu. Bir yandan vapurla aynı hızla gitmek için kanatlarımı ayarlamaya çalışırken bir yandan da haftalardır uzaktan izlediğim Güzel Kız'a duyduğum platonik aşkın yıkıldığını hissediyordum. Havaya atılan simidi fark eden beş altı tane uyanık martı arkadaş, çevremi sarmış; gelmesi muhtemel bir sonraki simit parçasını yakalamak için, en uygun pozisyonu almaya çalışarak itişiyorlardı. Sesleri fark eden Güzel Kız bizden tarafa dönüp bakınca kalbime ikinci hançeri de sapladı. “Aa hangisi bizimki?” Beni diğer martılar arasında ayırt edemediği gibi, “bizimki” diyerek üç dakika önce tanıştığı Pis Herif'le beni ortak sahiplenivermişti. O hiç bilmeyecek olsa da, küsüp oradan ayrıldım. Çok kırgındım. O kırgınlıkla vapurdan önce Karaköy iskelesine varıp onları bekledim. Beraber yürümeye kalkarlarsa Pis Herif'in üzerine bir güzel pisleyecektim. Nitekim vapurdan beraber çıktılar. Tünel tarafına doğru yürürlerken tam Pis Herif'i nişanlayıp arka arkaya üç dört tane yolladım. Fakat bugün aksilikler üst üste gelmekteydi. Sadece Pis Adam değil, Güzel Kız da pisliklerden nasibini aldı. Üstelik Pis Adam bu krizi doğru yönetip “Bugün şanslı günümüz, ortak bir piyango bileti alalım” dedi. Onları son gördüğümde Pis Adam bayiden ortak aldıkları milli piyango biletinin üstüne telefon numarasını yazıp Güzel Kız'a uzatıyordu. Ben döndüm, vapura yetiştim. Vapur Kadıköy'e geri dönüyordu ve sabah saati olduğu için bu yönde nerdeyse boş gidiyordu. Demin kızın oturduğu sıraya gittim. Kızın kitabını orada unuttuğunu fark ettim. Kızmıştım ya, “alık” diye düşündüm Güzel Kız hakkında… Pis bir herif yüzünden, okuduğu kitabı unutuvermişti. Gittim gagamla kitabı ters çevirdim. Baktım neymiş okuduğu kitap? Kitap Martı'ymış. İçim rahatladı bir an. Bulmuşlar birbirlerini… Haydarpaşa'ya doğru uçtum.
Fikret Bekler / 21 Aralık 2009
|
|
Özge Ç. Denizci |
|
Kırçıl ve Kedibalık'ın Denizaltısı
Burası benim evim. Buraya taşınalı beri içinde birçok şeyi değiştirmem gerekti. O zamana kadar epeyce de zaman geçmesi. Burayı kendime yapalı beri tam 8bin deniz yılı geçmiş. Bugün onu kutluyorum. Bu yüzden de etraf oldukça kalabalık. Bütün arkadaşlarım burada. Balıklar, benim gibi kedigiller, kuşlar ve dahası. Buraya yerleşmeden önce de suya yakın oturuyordum. İstanbul'da bir adada… Adı Halki miydi neydi öyle bir şey. Orada bir kadınla yaşıyordum. Bana güzel mi güzel öyküler anlatıyordu. Her akşam onun kafasının üstünde yatarken de kitap okurdu sesli sessiz. Ben ikisini de duyardım. Onun benimle konuşmasına gerek yoktu ama o bunu bilmezdi. Anlattığı öykülerde hep başka memleketler vardı. Kadın okumak ve bana bir şeyler anlatmak dışında hep o kıskandığım ve hoşuma gitmeyen, renginden sesinden delirdiğim mavi beyaz ekranın başına oturur, kulağımda pıtı pıtı diye yankılanan sesleri ekranın önünde bulunan siyah tuşlara dokunarak çıkarırdı. Hatta bazen bu yüzden beni ihmal ettiği bile oluyordu. Ben de mırklayıp duruyordum. O zaman bana bakıyor, kafamı okşayıp, yemeğimi önüme koyup yine aynı pozisyonu alıyordu. Beni bazen görmezden bile geliyordu. Kocaman gövdemle mavi ekranı kaplıyordum. Bazen işe yarıyor, kadın benimle daha çok ilgileniyordu. Bazense kızıyordu. Ben de o zaman inadına yapıyordum. Kadın birlikte bir sürü yere gideceğimizden bahsediyordu. 9 yılın her günü. Sonra o cidden 40 koskoca insan günü ortadan kayboldu. Çekip gitmeleri de meşhurdu üstelik. Ama 1 gün sonra geri gelirdi elbette. Bu gidişi farklıydı. Ben de onunla gitmeliydim oysa. Geri geldi 40 gün sonra ama ne fayda o gitti diye belki de sadece, ben de gitmeyi kafama koydum.
Ben hep suyu sevdim. En büyük zevkim kadının musluğu açtığı zamanlardı. Özgür hissediyordum kendimi suda. Bir de adada olmanın avantajı öyle denize bakıyordum. Bir gün yine deniz kenarında dururken, suyun içinde bir kıpırtı gördüm. Burnumu yaklaştırdım ne olduğunu anlayamadan su çıp çıp yaptı. Bir de baktım ki kediden bozma, balıktan kalma bir şey bana bakıyor. Yansımam gibi desem aslında öyle gibi. “Kimsin” diye soracak oldum benden önce davranıp, “kimsin, nesin, nerede senin yüzgeçlerin, nasıl karada durabiliyorsun?” sorusu geldi Kedibalık'tan. Ben de kendimi tanıttım. Biraz aristokrat bir tavır bile takındım. Aşağılar gibi konuştum ve bunu yaratık gibi gelen Kedibalık'a neden yaptım bilmiyorum. Şimdi çünkü çok değiştim. Her şeyin olabileceğini anladım. Her şeyi olduğu gibi sevmeyi ve kabul etmeyi… Kedibalık bu tavrıma rağmen ilk sorduğu soruların cevabını bekledi. Kendime bir çeki düzen verdim, sonra da sorulanın cevabını. Biz bir anda arkadaş olmuştuk. Ben ona dünyayı dolaşmaya karar verdiğimi ama bunu nasıl yapacağımı bilmediğimi dert yandım, o da bana yalnızlığından. Kedibalık çok güldü bana. "Dünyayı karadan ne kadar gezebilirsin ki! Dünyanın dörtte üçü su ve ben onun içindeyim. Dünyanın dörtte üçünü gezebilirim" dedi sonra. Çok şaşırmış, hiç böyle düşünmediğimi söylemiştim. Çaresizlik içinde baktım Kedibalık'a. "Ama," dedi Kedibalık, "istersen ben sana yüzmeyi öğretirim ve birlikte dünyanın dörtte üçünü gezebiliriz." Şartsız ve koşulsuzdu Kedibalık'ın istediği çünkü o da yalnızlıktan, arkadaşsızlıktan çok sıkılmıştı.
Yüzme dersleri birkaç günde bitti. Ama su tüylerimi yıpratıyordu. Ben umutsuzluğa kapılmıştım. Ta ki Kedibalık bana şu anda içinde bulunduğumuz denizaltını getirene kadar. Nerden bulduysa bulmuştu. Dünyanın tamamını beraber dolaştık. İstediğim bir sürü şeyi toplamıştım. Yolculuğum sırasında kadını çok ama çok özlediğimi fark ettim. O anlamsız makinesinin önünde oturtup pıtı pıtılarına devam ediyordu. Ama yüzü düşüktü. Beni görünce ağlamaya başladı. Elinden tuttum onu sahile götürdüm Kedibalık'la tanıştırdım. Kedibalık artık gitmek istiyordu. Ben de kadını denizaltına aldım. O şimdi alt katta dünyayı dolaşıyor. Hep istediği şeyi ona yaşatmanın sevinci içindeyim. O da çok mutlu ve huzurlu, uzun saçları bazen savruluyor. Ben de alıştığım kokusuna kavuştum.
Kedibalık'la da nasılsa bir gün bir yerlerde karşılaşırdık. Karşılaşamazsak diye de tam bugün burada; 8bin deniz yılı sonra buluşmaya karar verdik. Burada olmamızın ve bu kadar gürültü yapmamızın sebebi bu… Şimdi gitmek zorundayım çünkü Kedibalık gelmeden son hazırlıklar bitmiş mi gidip bakmalıyım. Ama siz partinin tadını çıkarın… Bu arada çiçeklerle de konuşabilirsiniz; son derece güzel şiir okurlar mutlaka şiir okutun. Yolculuklarımız sırasında tesadüfen bulduğumuz bu denizaltının ustasının köpeği Sumo için yazılan şiiri tavsiye ederim. Add a caption Kırçıl ve Kedibalık'ın Denizaltısı Burası benim evim. Buraya taşınalı beri içinde birçok şeyi değiştirmem gerekti. O zamana kadar epeyce de zaman geçmesi. Burayı kendime yapalı beri tam 8bin deniz yılı geçmiş. Bugün onu kutluyorum. Bu yüzden de etraf oldukça kalabalık. Bütün arkadaşlarım burada. Balıklar, benim gibi kedigiller, kuşlar ve dahası. Buraya yerleşmeden önce de suya yakın oturuyordum. İstanbul'da bir adada… Adı Halki miydi neydi öyle bir şey. Orada bir kadınla yaşıyordum. Bana güzel mi güzel öyküler anlatıyordu. Her akşam onun kafasının üstünde yatarken de kitap okurdu sesli sessiz. Ben ikisini de duyardım. Onun benimle konuşmasına gerek yoktu ama o bunu bilmezdi. Anlattığı öykülerde hep başka memleketler vardı. Kadın okumak ve bana bir şeyler anlatmak dışında hep o kıskandığım ve hoşuma gitmeyen, renginden sesinden delirdiğim mavi beyaz ekranın başına oturur, kulağımda pıtı pıtı diye yankılanan sesleri ekranın önünde bulunan siyah tuşlara dokunarak çıkarırdı. Hatta bazen bu yüzden beni ihmal ettiği bile oluyordu. Ben de mırklayıp duruyordum. O zaman bana bakıyor, kafamı okşayıp, yemeğimi önüme koyup yine aynı pozisyonu alıyordu. Beni bazen görmezden bile geliyordu. Kocaman gövdemle mavi ekranı kaplıyordum. Bazen işe yarıyor, kadın benimle daha çok ilgileniyordu. Bazense kızıyordu. Ben de o zaman inadına yapıyordum. Kadın birlikte bir sürü yere gideceğimizden bahsediyordu. 9 yılın her günü. Sonra o cidden 40 koskoca insan günü ortadan kayboldu. Çekip gitmeleri de meşhurdu üstelik. Ama 1 gün sonra geri gelirdi elbette. Bu gidişi farklıydı. Ben de onunla gitmeliydim oysa. Geri geldi 40 gün sonra ama ne fayda o gitti diye belki de sadece, ben de gitmeyi kafama koydum. Ben hep suyu sevdim. En büyük zevkim kadının musluğu açtığı zamanlardı. Özgür hissediyordum kendimi suda. Bir de adada olmanın avantajı öyle denize bakıyordum. Bir gün yine deniz kenarında dururken, suyun içinde bir kıpırtı gördüm. Burnumu yaklaştırdım ne olduğunu anlayamadan su çıp çıp yaptı. Bir de baktım ki kediden bozma, balıktan kalma bir şey bana bakıyor. Yansımam gibi desem aslında öyle gibi. “Kimsin” diye soracak oldum benden önce davranıp, “kimsin, nesin, nerede senin yüzgeçlerin, nasıl karada durabiliyorsun?” sorusu geldi Kedibalık'tan. Ben de kendimi tanıttım. Biraz aristokrat bir tavır bile takındım. Aşağılar gibi konuştum ve bunu yaratık gibi gelen Kedibalık'a neden yaptım bilmiyorum. Şimdi çünkü çok değiştim. Her şeyin olabileceğini anladım. Her şeyi olduğu gibi sevmeyi ve kabul etmeyi… Kedibalık bu tavrıma rağmen ilk sorduğu soruların cevabını bekledi. Kendime bir çeki düzen verdim, sonra da sorulanın cevabını. Biz bir anda arkadaş olmuştuk. Ben ona dünyayı dolaşmaya karar verdiğimi ama bunu nasıl yapacağımı bilmediğimi dert yandım, o da bana yalnızlığından. Kedibalık çok güldü bana. "Dünyayı karadan ne kadar gezebilirsin ki! Dünyanın dörtte üçü su ve ben onun içindeyim. Dünyanın dörtte üçünü gezebilirim" dedi sonra. Çok şaşırmış, hiç böyle düşünmediğimi söylemiştim. Çaresizlik içinde baktım Kedibalık'a. "Ama," dedi Kedibalık, "istersen ben sana yüzmeyi öğretirim ve birlikte dünyanın dörtte üçünü gezebiliriz." Şartsız ve koşulsuzdu Kedibalık'ın istediği çünkü o da yalnızlıktan, arkadaşsızlıktan çok sıkılmıştı. Yüzme dersleri birkaç günde bitti. Ama su tüylerimi yıpratıyordu. Ben umutsuzluğa kapılmıştım. Ta ki Kedibalık bana şu anda içinde bulunduğumuz denizaltını getirene kadar. Nerden bulduysa bulmuştu. Dünyanın tamamını beraber dolaştık. İstediğim bir sürü şeyi toplamıştım. Yolculuğum sırasında kadını çok ama çok özlediğimi fark ettim. O anlamsız makinesinin önünde oturtup pıtı pıtılarına devam ediyordu. Ama yüzü düşüktü. Beni görünce ağlamaya başladı. Elinden tuttum onu sahile götürdüm Kedibalık'la tanıştırdım. Kedibalık artık gitmek istiyordu. Ben de kadını denizaltına aldım. O şimdi alt katta dünyayı dolaşıyor. Hep istediği şeyi ona yaşatmanın sevinci içindeyim. O da çok mutlu ve huzurlu, uzun saçları bazen savruluyor. Ben de alıştığım kokusuna kavuştum. Kedibalık'la da nasılsa bir gün bir yerlerde karşılaşırdık. Karşılaşamazsak diye de tam bugün burada; 8bin deniz yılı sonra buluşmaya karar verdik. Burada olmamızın ve bu kadar gürültü yapmamızın sebebi bu… Şimdi gitmek zorundayım çünkü Kedibalık gelmeden son hazırlıklar bitmiş mi gidip bakmalıyım. Ama siz partinin tadını çıkarın… Bu arada çiçeklerle de konuşabilirsiniz; son derece güzel şiir okurlar mutlaka şiir okutun. Yolculuklarımız sırasında tesadüfen bulduğumuz bu denizaltının ustasının köpeği Sumo için yazılan şiiri tavsiye ederim. |
|
Pınar Shakkar |
|
Hiçbir çiğ tanesi, çok da birdenbire düşmedi aslında sabaha... Kasvetli gecenin her nefeste ayrı burun çekişi, her yıldız kaymasında, ayrı bir göz süzmesi vardıysa da, üstü açık, demir kafeslerde, bir o kadar apaynı gölgesi, dev gibi, üzerine üzerine kaykılan, gıcırtılı ahşap evin; her bir an, aynı şarkıyı püflüyordu, aynı burnunun, apaynı ucuna doğru, "balkondaki"nin...
Yine de, içi ürperiyordu çiğlerden, bembeyaz çamaşırların en ufacık rüzgarla bile süpürdüğü yumuk tazeliğinden, deniz esintisinin artık iyice gerçeğe teğet geçirilmiş, -den halinden... Eliyle dokunsa, ne
kadar deterjan kullanılmış, kaç derecede yıkanmış, ön yıkamamadan geçirilmiş çünkü zaten proaktivitelenmiş bembeyaz çarşafın üzerinde, hangi tekdüze baş ağrılarının geçtiğini, ahşap evin gıcırtısına ezberden eşlikleyebilecek bir tek biri bile yoktu yanında...
"Bundan ala hüzün mü olur"du? "Usta olduğu hayata bakın"dı... İki kuru gıcırtının ardından çiçeklerin olmasa da olur eşeysizliğinin yaladığı, kim bilir hangi hayallerin çarşaflarına karşıdan bakanın kim bilir ne zannedeceği; akşamı iple çekmese de fark etmeyecek, sabahları derin
nefesli, geceleri horultulu, bir gömülü yalnızlık...
"İş bu, başka bir adamın yolunu gözleyen, şimdiki adamlı yalnızlığın, sonsuza kadar adsızlaştırılmış, yalın hali, söze gerek bırakmıyor"du... Hoş, bıraksa ne olurdu? Add a caption Hiçbir çiğ tanesi, çok da birdenbire düşmedi aslında sabaha... Kasvetli gecenin her nefeste ayrı burun çekişi, her yıldız kaymasında, ayrı bir göz süzmesi vardıysa da, üstü açık, demir kafeslerde, bir o kadar apaynı gölgesi, dev gibi, üzerine üzerine kaykılan, gıcırtılı ahşap evin; her bir an, aynı şarkıyı püflüyordu, aynı burnunun, apaynı ucuna doğru, "balkondaki"nin... Yine de, içi ürperiyordu çiğlerden, bembeyaz çamaşırların en ufacık rüzgarla bile süpürdüğü yumuk tazeliğinden, deniz esintisinin artık iyice gerçeğe teğet geçirilmiş, -den halinden... Eliyle dokunsa, ne kadar deterjan kullanılmış, kaç derecede yıkanmış, ön yıkamamadan geçirilmiş çünkü zaten proaktivitelenmiş bembeyaz çarşafın üzerinde, hangi tekdüze baş ağrılarının geçtiğini, ahşap evin gıcırtısına ezberden eşlikleyebilecek bir tek biri bile yoktu yanında... "Bundan ala hüzün mü olur"du? "Usta olduğu hayata bakın"dı... İki kuru gıcırtının ardından çiçeklerin olmasa da olur eşeysizliğinin yaladığı, kim bilir hangi hayallerin çarşaflarına karşıdan bakanın kim bilir ne zannedeceği; akşamı iple çekmese de fark etmeyecek, sabahları derin nefesli, geceleri horultulu, bir gömülü yalnızlık... "İş bu, başka bir adamın yolunu gözleyen, şimdiki adamlı yalnızlığın, sonsuza kadar adsızlaştırılmış, yalın hali, söze gerek bırakmıyor"du... Hoş, bıraksa ne olurdu? |
|
Ragıp İncesağır |
|
Valizin Şarkısı
kadın ve o
istasyonda tren bekliyorlardı
boşlukta asılı gözleri
ve bir acı bulutu sarmıştı bedenlerini
göğsüne ayrılıkları sığdırmıştı,
hasretleri ve kavuşmaları da elbet
yalanları çokça, ve sırları da tabii
daha neler neler sığardı
kadın kıyamadı belki de ona...
sevgiyle dokundu koluna kadın
nesi var nesi yoksa emanet etmişti çünkü
bu yüzden hüzünle bakıyordu ona
büyük acılar yüklemiş olduğunu bilerek
ve büyük bir sırrı paylaşır gibi
kadın bir nefes daha çekti icine
soğuktan ve kasvetten...
sonra koltuğunun altındaki
sarmaşık saksısına iyice sarıldı
toprağındaki neme dokundu
arsız filizine gülümsedi
ve sarmaşığa hiç bir şey yüklemedi.
valiz, yorgunlukla, acıyla baktı
paslanmış raylara
gidiyorlardı işte, onlar da
kimbilir ne kadar uzağa.
iki yoldaş gibi sanki,
ama asla iki sevgili gibi değil
11 / 11 / 09 - 01:11
Kurtuluş... |
|
Rauf Kösemen |
|
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal pire berberken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken. Yan dağı derler bir dağın eteklerinde Kader Pınarı derler bir çağlayan çağlarmış. Öyle bir çağlarmış ki, döküldüğü yerdeki su fokur fokur kaynar, su başında yetişen defne ağaçlarından düşen yapraklar defne çayı olur kupa kupa içilirmiş.
Çağlayanın yanında kocaman küre şeklinde bir kulübe varmış. Bu küre kulübede Erik adında ermiş mi ermiş, görmüş mü görmüş, geçirmiş mi geçinmiş bir ak sakallı teyze yaşarmış. Anlayacağınız üzere teyze o kadar yaşlıymış ki sakalları çıkmakla kalmamış bir de ağarmışmış.
Erik Teyze her sabah, bol bol bal katarak tatlandırdığı bir kupa defne çayını içmeden güne başlayamazmış. Güne başlamak dedikse, burada geçen günler bildiğimiz günlere benzemezmiş. Teyze her gün elli (50) matematik, on-onbeş (10-15) fizik problemi çözmeden akşam olmazmış. Bu yüzden Kader Pınarı'nda bir gün bazen bir kaç gün sürermiş.
Günlerden bir gün, teyze bir problem üzerinde çalışırken, meşhur pi sayısını unutmuş. Düşünmüş düşünmüş, bir türlü aklına gelmiyormuş. O düşünür dururken iki haylaz arkadaş, neşeyle hoplayıp zıplayarak sıcak suya atlayıvermişler. İlikleri ısınmış, romatizmaları hafiflemiş, en güzeli de üstlerindeki kirden kurtulmuşlar. Güle eğlene kıyıya çıkıp bir güzel kurulanırken küre kulübesinin verandasında piyi arayan teyzeyi görmüşler. Meğerse bu haylazlar teyzenin defne çayı tutkusunu bilirlermiş. Hemen kupasını almışlar içini defne çayıyla doldurup balla tatlandırmışlar. Teyze bi yudum almış, “balı az bunun” demiş, “koyun biraz daha”. Bir kaşık daha koymuşlar. Teyze “daha” demiş. Afacanlar saymaya başlamışlar “balüüüüç, baldööört, balbeeeş, ... , baldokuuuz, balooon” deyince teyze “tamam” demiş, “bu kadarı kafi”.
Teyze balonlu defne çayını yudumlayadursun, Yan Dağının eteklerinde bir avcı ilk kez gördüğü bir acayip hayvanın peşine düşmüş. Bir görünüp bir kayboluyormuş. Avcı bu mahlukat-i acaibin peşinde hızla koşarken kendini birden afacanlarla teyzenin önünde bulmuş. Onlara “buralardan geçen böyle burnu minik mi minik, tüyleri dik mi dik bir hayvan gördünüz mü?” “Bilir misiniz bu hayvanı?” “Ne isim verirler ona bu ormanda?” diye nefes nefese sormuş.
Bu arada bizim afacanların kiri teyzenin kaybettiği ve o kargaşada kaynar suya düşmüş olan pinin üstüne yapışmışmış. Afacanlarla teyze aynı anda görmüşler bu ikiliyi. Afacanlar “kiiiir”, teyze “piii” diye bağırmış. Sesler birbirine karışmış. Bu acaip mahlukatın ismini öğrendiği için avcı yüzünde bir gülümseme ile gerisin geriye ormana dalmış. Afacanlar kendi kendine “ben sana gösteririm kirpi, seni yakalamazsam akşam kahvem bana haram olsun” diye söylendiğini duymuşlar.
Teyze pi sayısına kavuşmuş. Avcının ardından koşuştururken tozu dumana katan afacanlar kurtukduklarını sandıkları kirleriyle yine buluşmuş. Onlar muradına ererken, biz kerevet denen sert sedire oturunca dümdüz olan yerimizden bu masalı uydurmuşuz. Üstelik yıllar sonra bir gün Yan dağı yıllarca kendisine “yan, yan” diye söylendiğinden olsa gerek, alevler saçmaya başlamış. İnsancıklar da bu haline bakıp ona yanardağ demişler.
Meraklısına not: Bu masalı MSN'de filan başkalarına anlatmak isteyenler Kader Pınarı'nı kapı olarak kısaltabilirler. Eeee, ne de olsa kısaltmalar çağındayız. Add a caption Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal pire berberken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken. Yan dağı derler bir dağın eteklerinde Kader Pınarı derler bir çağlayan çağlarmış. Öyle bir çağlarmış ki, döküldüğü yerdeki su fokur fokur kaynar, su başında yetişen defne ağaçlarından düşen yapraklar defne çayı olur kupa kupa içilirmiş. Çağlayanın yanında kocaman küre şeklinde bir kulübe varmış. Bu küre kulübede Erik adında ermiş mi ermiş, görmüş mü görmüş, geçirmiş mi geçinmiş bir ak sakallı teyze yaşarmış. Anlayacağınız üzere teyze o kadar yaşlıymış ki sakalları çıkmakla kalmamış bir de ağarmışmış. Erik Teyze her sabah, bol bol bal katarak tatlandırdığı bir kupa defne çayını içmeden güne başlayamazmış. Güne başlamak dedikse, burada geçen günler bildiğimiz günlere benzemezmiş. Teyze her gün elli (50) matematik, on-onbeş (10-15) fizik problemi çözmeden akşam olmazmış. Bu yüzden Kader Pınarı'nda bir gün bazen bir kaç gün sürermiş. Günlerden bir gün, teyze bir problem üzerinde çalışırken, meşhur pi sayısını unutmuş. Düşünmüş düşünmüş, bir türlü aklına gelmiyormuş. O düşünür dururken iki haylaz arkadaş, neşeyle hoplayıp zıplayarak sıcak suya atlayıvermişler. İlikleri ısınmış, romatizmaları hafiflemiş, en güzeli de üstlerindeki kirden kurtulmuşlar. Güle eğlene kıyıya çıkıp bir güzel kurulanırken küre kulübesinin verandasında piyi arayan teyzeyi görmüşler. Meğerse bu haylazlar teyzenin defne çayı tutkusunu bilirlermiş. Hemen kupasını almışlar içini defne çayıyla doldurup balla tatlandırmışlar. Teyze bi yudum almış, “balı az bunun” demiş, “koyun biraz daha”. Bir kaşık daha koymuşlar. Teyze “daha” demiş. Afacanlar saymaya başlamışlar “balüüüüç, baldööört, balbeeeş, ... , baldokuuuz, balooon” deyince teyze “tamam” demiş, “bu kadarı kafi”. Teyze balonlu defne çayını yudumlayadursun, Yan Dağının eteklerinde bir avcı ilk kez gördüğü bir acayip hayvanın peşine düşmüş. Bir görünüp bir kayboluyormuş. Avcı bu mahlukat-i acaibin peşinde hızla koşarken kendini birden afacanlarla teyzenin önünde bulmuş. Onlara “buralardan geçen böyle burnu minik mi minik, tüyleri dik mi dik bir hayvan gördünüz mü?” “Bilir misiniz bu hayvanı?” “Ne isim verirler ona bu ormanda?” diye nefes nefese sormuş. Bu arada bizim afacanların kiri teyzenin kaybettiği ve o kargaşada kaynar suya düşmüş olan pinin üstüne yapışmışmış. Afacanlarla teyze aynı anda görmüşler bu ikiliyi. Afacanlar “kiiiir”, teyze “piii” diye bağırmış. Sesler birbirine karışmış. Bu acaip mahlukatın ismini öğrendiği için avcı yüzünde bir gülümseme ile gerisin geriye ormana dalmış. Afacanlar kendi kendine “ben sana gösteririm kirpi, seni yakalamazsam akşam kahvem bana haram olsun” diye söylendiğini duymuşlar. Teyze pi sayısına kavuşmuş. Avcının ardından koşuştururken tozu dumana katan afacanlar kurtukduklarını sandıkları kirleriyle yine buluşmuş. Onlar muradına ererken, biz kerevet denen sert sedire oturunca dümdüz olan yerimizden bu masalı uydurmuşuz. Üstelik yıllar sonra bir gün Yan dağı yıllarca kendisine “yan, yan” diye söylendiğinden olsa gerek, alevler saçmaya başlamış. İnsancıklar da bu haline bakıp ona yanardağ demişler. Meraklısına not: Bu masalı MSN'de filan başkalarına anlatmak isteyenler Kader Pınarı'nı kapı olarak kısaltabilirler. Eeee, ne de olsa kısaltmalar çağındayız. |
|
Yüksel Alkış |
|
| Her sabah kumlara yazdığım adını
Siler götürür şu ufacık dalga
Bir Yelkenlinin kanatlarında
O silmekten bıkmaz
Bense yazmaktan
Seni sevmekten bıkılır mı ?
Yüksel Alkış |
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
|
|